29 Haziran 2022 Çarşamba

Gürültüsüz ve Gösterişsiz

 

Yazar Mustafa Kurt’u eleştiri/ inceleme türündeki Anlamı Aramak, Mürekkebin İzinde, Anlama Arzusu, Serbest Okuma ve şiir üzerine yazdığı Çağdaş Türk Şiirinde Modernizmin İmgeleri adlı kitaplarıyla tanıyoruz. Kurt, sözünü ettiğimiz bu eleştiri ve inceleme eserlerinin ardından Kayıp Kayıt dergisinde “Susanları Anlamak İçin Sözlük” başlığı altında bir dizi yazı yayımlamaya başlamıştı. Bu yazılar geçtiğimiz günlerde Seslerden Uzakta adıyla Çolpan Kitap tarafından kitaplaştırıldı.

Mustafa Kurt 2002 yılında yayımlanan Sokaklarda Seksekler adlı iyi bir öykü kitabının da sahibi. Yazar, Seslerden Uzakta ile yıllar evvelinde bıraktığı kurguya dönüş yapmış, sözlük olarak tanımladığı bu eserinde estetik bir tavır ve üslupla yazdığı metinlerin, fragman, yer yer aforizmaların yanı sıra küçürek öyküler de kaleme almış.

Seslerden Uzakta’da “Hâlce” adını verilen (sanırım eskilerin lisânı hâl dediği) kadim bir dilin varlığından söz ediliyor. İlk bölümde bu dilin kelimelerinden bir sözlük oluşturulmuş, kalbe dokunan sözler bunlar. Yazar kitabının başında, Ahvâl bölümünde, esere konu olan “susan” kimseleri yahut Hâlce’ye vakıf olanları sıralamış; esasında kelimeleri de Hâlce bilenlerin, onu kullananları hâlleri üzerinden tanımlamış. Başını önüne eğip susmanın, birinin koluna girip yürümenin derin anlamları var Hâlce’de. Biraz da kendi kendine konuşmak ya da iç sesini duymak Hâlce, bunu da “...ey ruhum” hitaplı cümlelerden anlıyoruz. Bu dildeki en önemli hâl susmak. Ama Hâlce’de böyle bir kavram yok. Çünkü söz konusu dili bizatihi susmak ve susmanın yüklendiği anlamlar oluşturuyor.

Kurt, dille ilgilenen, anlam üzerinde düşünen bir yazar, Seslerden Uzakta ile okurunu da anlam üzerinde düşünmeye davet ediyor. Kitabın başında “Şimdi herkesin çok konuştuğu bir çağda ve içeriden gelen seslerin her an yitip gittiği bir dünyada, Hâlce öğrenmeye istekli olanlar için yola çıkıyoruz.” diyor. Belli ki Hâlce’nin sözlüğü öncelikle bu dili bilmeyen ve anlamayanlar için yazılmış. Bu bir mânâ yolculuğu ama kendi içinde dilemmasını da taşıyor, çünkü bunu yaparken yazar yine dili ve kelimeleri kullanılıyor. Anlam, kendi oluşunda devinen bir denizken bir bakıma onu alıp sözün kıyılarına çıkarıyor. Biz de kendisiyle birlikte hem bu iletişim yolunun kavramları hem de hâle denk düşen kelimeler ve onların içeriği hakkında kafa yoruyoruz. Bir de içimize ‘yoksa söz yani konuşmak mâna denizindeki o derin anlamı eksiltiyor mu’ diye kuşku tohumları serpiliyor. Kitapta bu dil üç ayrı yerde “Yeni Bir Dil: Hâlce”, “Seslerden ve Gözlerden Uzak: Hâlce” ve “Susmanın Ötesinde: Hâlce” olarak farklı biçimlerde tanımlanmış. Tanımlar söz konusu dili öğrenenlerin kat ettikleri mesafeyi gösterir gibi. Her durakta Hâlce’ye yeni bir açılım getiriliyor.

Sözlükte susmanın çeşitleri ya da çeşitli hâlleri anlatılıyor. Sanki hep gördüğümüz ve kanıksadığımız bir tabloya yeniden ve dikkatle bakmamızı istiyor Kurt ve bize -boşluklarda gizli- fırça darbelerini gösteriyor. Büyük laflar ederek yapmıyor bunu üstelik. Hâlce’nin gizemine yaraşır şiirsel bir dil ve anlatım tekniği kullanmış. Lafı fazla dolandırmadan, oldukça nahif ve zarif söylemiş. Kısa yazmanın güçlüğü malumumuz. Ama yazar bu zorluğun üstesinden kolayca gelmiş görünüyor. Metnini durulaştırmış. Anlamı bir avuç sözcüğün içine yüklemiş, okurun içine bırakıveriyor.

İlk bölümdeki metinlerde “Geçenlerde hâl diliyle konuşan iki insan gördüm.” gibi cümlelerle anlatılan küçürek öyküler yer alıyor. İkinci bölüm “Karşılaşmalar” tamamen küçürek öykülerden oluşuyor. Buradaki metinlerin başlıkları bile oldukça şiirsel. Öyküler iri birer üzüm tanesi gibiler, içleri dolu, lezzetleri yerinde, çok şey söylüyor ama yorumu okura bırakıyorlar.

Seslerden Uzakta çağrışımlı, çok katmanlı, zengin bir kitap. Bir kitap kurdu, çok iyi bir okur olduğunu bildiğimiz yazar, karşısında kendisi gibi esaslı okurlar istiyor. Metinlerin büyük bir kısmında başka edebi metinlere, şâir ve yazarlara göndermeler yaparak anlamı derinleştirmiş. Aşina olduklarımız yahut ilk kez okuduklarımız var. Bunlar araştırıp bulmak bize düşüyor.

Çabuk okunan bir kitap Seslerden Uzakta. Su gibi akıp gidiyor, okurunu yormuyor. Ama Hâlce bu kadar kısa zamanda öğrenilecek bir dil değil, bu metinler de tek seferde okunup bitirilecek gibi değil. Kitabı başucunuza koyacak, ara sıra açıp tekrar tekrar okuyarak sözün içinizde demlenmesini bekleyeceksiniz. Ee hâl ehli olmak ve Hâlce bilenleri anlamak o kadar olmasa gerek.


Bu yazı Hece Dergisi s. 305'te yayımlanmıştır.

29 Mart 2022 Salı

Komik ama Gerçek Öyküler

 

Edebiyat Ortamı Yayınları’ndan çıkan Çalıntı Hikâyeler Cahid Efgan Akgül’ün ilk öykü kitabı, birkaç ay evvel raflarda yerini almış. Sosyal medya tanıtımlarında güzel kapak görselinden ötürü hemen dikkatimi çekmişti. Kitabı elime alınca bırakamadım. İronik ve eğlenceli üslubuyla sürprizli sonları olan, bir solukta okunacak öyküler yazmış Akgül.

Kitabın ismi pek ilginç. Yazar öykülerine neden “çalıntı” demiş acaba diye düşünerek okumaya başlamıştım ki sebebini daha ilk öyküde -Müthiş Bir Tren’de- anladım. Akgül, Sait Faik’e bir selam çakarak yola çıkmış. İlk öyküsünde onunla karşılaşıp sohbet ediyor. Üslubunu ustanın üslubuna benzetip kurgusunu onunkine benzer bir çatıyla örmüş; onun imgelerine gönderme yapmış, konuyu güncellemiş, sanki bir nazire yazmış. Kitaptaki öykülerde tanıdığımız yazarlara, hemen hepimizin aşina olduğu metinlere göndermeler var. Mesela kitaba adını veren Çalıntı Hikâyeler öyküsü “Keşke o sabah uyandığımda, kendimi yatağımda dev bir böceğe dönüşmüş olarak bulsaydım.” cümlesiyle başlıyor.

Metinlerarasılığı adeta bir eğlenceye dönüştürmüş Akgül, bir oyun gibi. Diline doladığı yazarı, murat ettiği sonu yahut öykündüğü kurguyu evirmiş çevirmiş metnine yedirmiş, öyküsüne dâhil etmiş. “Görünmezlik otu”, “Küçük Kehanetler Divanı” gibi nesnelerle, aynı kahramanları birkaç öyküde kullanma gibi yollarla kitaptaki öyküler arasında da bir metinlerarasılık oluşturmuş. Bu cins bağlarla öykülerin birbirine ulanmış oluşu yazarın kurgu işine kafa yorduğunu, anlatım teknikleri üzerine de çalıştığını gösteriyor. Aynı zamanda üsluptaki samimiyet ve sohbet havası kurgu metin değil de hatırat okuyormuş hissine kapılmanıza neden oluyor. Tabii bunda anlatıcı kimliğinin kahraman anlatıcı olmasının büyük tesiri var.

Yazar isim uydurmakta mahir. Ferdi Kendirci, Ferit Attargil, Yusuf Turan Kurtaz gibi isimler gerçek kişileri çağrıştırıyor. İki öyküde yer alan Mütercim Asım Efendi’den ilhamla yaratılmış Asım Mütercimoğlu adlı bir kahraman var. Onu da öyle kendinden emin anlatıyor ki ‘sahiden böyle biri var mıydı yoksa yazar mı uydurdu’ diye düşünmekten kendimi alamadım.

Kitabı bir solukta okunur kılan elbette üslup. Zekice esprileri var Akgül’ün. Bazı öyküleri okurken (Omzumdaki Eğrilik, Günlerden Bir Gece gibi) kıkırdamış olabilirim. Ring’i ve O Günler Geçip Gitti’yi okuyunca içlendim. Kitabın sonundaki küçürek öykülerden biri olan Ortanca, beğendiğim metinlerden. Yazar, yaratıcı zekâsını hepimizin bildiği sıradan kişileri, hadiseleri, mezar taşı yazıları gibi pek akla gelmeyecek konuları anlatmaya değer bulup öyküleştirmek için kullanmış. Öykülerini günlük yaşama dair dikkatlerle, ara sıra yaptığı sosyal tespitlerle zenginleştirmiş.

Akgül öykü malzemesi bulma, bulmuşsa onu kurguya yerleştirme çabasını dile getirmekten de çekinmiyor. Zaman zaman öyküden başını çıkarıp okurla konuşuyor; kendi kurgusunu bozuyor, yazar olduğunu, bir öykü ‘uydurduğunu’ gösteriyor, okura da öykü okuduğunu hatırlatıyor. Mesela “Evin penceresini kapatıp kapatmadığımı anımsayamadım. Öykünün başına baktım. Kapattığıma dair bir cümle kurmamışım.” diyor. Öykülerini bir sona bağlama, sürprizli son hazırlama konusunda da oldukça başarılı Akgül. Hem oyun bozmaya hem de gevezelik etmeye bayılıyor. Öykülerin içine ‘bunun kurguyla bir alakası yok ki’ diye düşünebileceğiniz ayrıntılar koymuş. Ama bunlar kurguyu beslemese de akıcılığa katkıda bulunuyor.

Çalıntı Hikâyeler yazarının birikimini ve metin karakteristiğini gösteren başarılı bir ilk kitap. İlk öykü kitabında bir yazarın kendine mahsus bir tarz ve üslup sergilemesi zor ancak muvaffak olunduğunda umut vadeden bir yazı hayatının işaret sayılabilir. Cahid Efgan Akgül tezgahında iyi öyküler dokuyabileceğini kanaatimce bu kitabıyla göstermiş. Bundan sonra neler yazacağını takip edip görelim.


Bu yazı Hece Öykü dergisinde yayımlanmıştır.

Kuklalar İçin -ve İplerden Sonra- Yaşam

 

Öyküler arasında molalar vererek, geriye dönüp bazılarını tekrar okuyup ayrıntıların tadına vararak, satırların altını çizerek, notlar alarak sevgili Sema Bayar’ın ilk kitabı “Kuklalar İçin İplerden Sonra Yaşam”ı okudum. Hece Öykü’den tanıdığım, birçok öyküsünü dergide okuduğum yazarın öykülerini böyle güzel bir kapağın içinde, bir arada görmek okur olarak bende farklı etkiler uyandırdı, öyküler zihnimde neredeyse birbirine ulanarak başka bir okuma hazzı yarattı.

Kapağı gibi uzunca sayılabilecek ismiyle de ilgi çeken kitap on yedi öyküden oluşuyor. Bize bizden, hayatın içinden hikâyeler anlatıyor Bayar. Bu metinlerdeki emek ilk bakışta görülebilecek cinsten. Öykülerin şiirsel üslubu üzerinde titizlikle çalışılmış. Okuruna ilk bakışta kendini açmayan, sırrını ele vermeyen, dikkat ve sebat gerektiren bu öyküler güçlü tasvirlerle dokunan usta işi bir dille kaleme alınmış.

Kitap kurgu ve üslup olarak sağlam bir öyküyle başlıyor: Cemile. Çöp toplayıcısı bir adamın sahilde tesadüfen görüp hayatına buyur ettiği, hatta ismini bile kendisinin koyduğu bir kadınla yaşadığı, gözünden sakındığı ama adına aşk bile diyemediği, tarifsiz, nahif bir yoldaşlığın hikâyesi bu. Kurgu, kadının çöpten bulduğu bir duyguyu yorumlamasıyla gerçeklik düzleminden düşsel boyuta sıçrıyor. Sonrasında duygular tecessüm ederek canlı varlıklara dönüşüyor (“…korku yerinde değildi, sahibine tutunmuş, Cemile’nin kıvırcık saçlarının uçlarında toplanmış yatıyordu”) diğer yandan geçim derdiyle, kullanılmış eşyalar gibi metalaşıyor. Zaten kitaptaki birçok öyküde duygular; ses, koku, ışık gibi uyaranlar kişileşiyor ve gözlemlenebilir bir hâl alıyorlar. Kuklalar İçin İplerden Sonra Yaşam öyküsünde pişmanlığın bir tadı var mesela. Bir Kokunun Ardından’da koku, kurguyu biçimlendiren yaratıcı bir ögeye dönüşmüş. Küstüm Çiçekleri’nde ses fincana düşüp kahvenin tadını kaçırıyor, bir diğeri ise yolunu tayin edemiyor.

Öykülerin çoğunda sabit bir anlatım zamanı yok ya da belli bir anlatım zamanına sadık kalınmamış. Yalnızca geriye dönüşler değil; kahramanların hayali sayılabilecek gelecek zaman kurguları da vuku bulmuş gibi anlatılıyor ve her hâlükarda öykü sonunda çember tamamlanıyor. Zaman ve mekân sıçrayışları, anlatımın şiirsel çağrışımlarla desteklenmesi öyküleri derinleştiriyor. Sıkı ve meraklı bir okur istiyor Sema Bayar. Bazı öyküleri tam olarak kavrayabilmek ve detayları görebilmek için tekrar okumalar yapmak gerekiyor. Öykülerde konu, karakter ve kurgu -deyim yerindeyse blurlanmış- görüntülerin çatısı altına gizlendiğinden okuyucuda flu bir izlenim bırakıyor. Bu durum metinlere okur içinde mayalanmaya ve çoğalmaya müsait bir yapı kazandırıp keşif hazzı doğurabilir elbette. Başka bir deyişle Bayar’ın öyküleri esrarını okurun içinde saklıyor ya da okurun zihninde tamamlanıyor. Bu nedenle kanaatim o ki bu öyküler, düştüğü yerlerde farklı çiçekler açan birer tohum gibi, her okurda hatta her okumada farklı izlenimler ve düşünceler yaratacak. Mesela İstasyon öyküsündeki ölü saatler metaforu, tüm saatlerin 3.30’da durması ve geri sayım, siyasi suçlu olduğunu anladığımız bir mahkûmun idamını anlatırken aynı zamanda o mahkumla birlikte yaşayan bir kadının hikâyesi üzerinde de düşünme imkânı veriyor. Tabii mahkûmun ölümü, ikincil kişinin hayatında mahkumla var olan kederli bekleyişin sona ermesi ve bir bakıma kurtuluş anlamına da gelebilir.

Sema Bayar’ın bazı öyküleri için “ötekinin hikâyesi” denebilir. Bayar herkes tarafından görünene değil ötesine de bakarak travma öykülerinin ikincil kişilerini Onur Belgesi, Kuklalar İçin İplerden Sonra Yaşam, İstasyon, Tahta Kaşıklar gibi öykülerinde ana karakter olarak konumlandırmış. Böyle yaparak belki ezberlenmiş yaşam biçimlerine, öykü anlayışlarına da karşı çıkıyor. Acı, bizzat onu yaşayan kadar hasbelkader içinde bulunmuş, yanından geçmiş olanları da etkiler. Gerçekleşmeyen bir dua ya da gerçekleşen bir dilek sebebiyle bir çocuğun, kardeşinin ölümünü bir suç gibi üstlenişini anlatan Tahta Kaşıklar’da yazar “Kardeşini esir eden illet senin şifan oldu. …Hatta içten içe sevindin…” diyerek herkesin bir başka hikâyesi olduğuna işaret ediyor. Benzer bir durumu Onur Belgesi’nde de “…içimde omuzlarımdan o görünmez yükü atmanın tarifi zor ferahlığı, yüzümde bu ferahlıktan duyduğum utanç” diye tarif etmiş.

Kuklalar İçin İplerden Sonra Yaşam öyküsünde ise geçmişe dair hiçbir şeyi hatta kim olduğunu bile hatırlamayan -dolayısıyla iplerinden kurtulmuş- yaşadığı andan ve içinde bulunduğu hikâyeden ibaret olan Bay X’le, âşık olduğu karısına özgürlük vadedip aslında özgürlüğünü elinden alarak onu kuklalaştıran sonra da ölümüne neden olan bir adamın hikâyesi anlatılıyor. Hikâye, adamın günahıyla yüzleşmesine sorgusuz sualsiz tanıklık eden Bay X’in gözünden aktarılıyor ve birinin sonu diğerinin başlangıcı oluyor. Bayar bu tip öykülerinde kişilerin hikâyelerini görünmez bağlarla birbirine tutturmuş ya da iç içe geçirmiş, tıpkı hayat gibi. Onur Belgesi ve Tahta Kaşıklar’da acının doğurduğu başka acılar var. Yazar sanki bize “Hayat böyledir işte, herkes acıdan payına düşeni alır yahut hiç ilgisi olmayan biri de hikâyeye bir yerinden karışır.” demek istiyor.

Kitaptaki öykülerde kişiler kanlı canlı gözler önüne serilmese de mekânın ve atmosferin tesiri; duygular ve olayların kişilere hissettirdikleri uzun tasvirlerle anlatılıyor. İçe dönük, sessiz, kırılgan kahramanlarına rağmen konuşkan mekânları var Bayar’ın. Mekânlar yalnızca dekor değil, duyguları yansıtan ayrıntılarla dolu. Olgun yaşlarda, çocukluğunun geçtiği mekâna dönerek geçmişiyle yüzleşen bir kahramanın hikâyesini anlatan Tahta Kaşıklar böyle bir ev tasviriyle başlıyor mesela. “Her an yıkılacakmış gibi duran ama yıkılmayan, yıkılmayı duvardaki çatlaklar boyunca içinden geçiren, ipince, sızım sızım geçiren bir evde doğdun.” Dolayısıyla kahramanın dramı da bu cümlelerle yaratılan bir atmosferde başlıyor. Küstüm Çiçekleri’nde de tekrarlanan cümle, sözcük ve çağrıyla oluşturulan ritim, öyküde nevrotik bir gerilim yaratıyor. Kahramanlar kişileşmiş mekânların içerisinde ve eşyaların -mesela konuşan aynaların, ses veren duvarların- arasında, öksüren sobaların (Her Şeyin Başladığı Yer) yanında bulunuyor Bayar’ın öykülerinde. Karakter ve kurgu üzerinde adeta mekânın soluğu geziniyor.

Bayar’ın öykülerinde sıklıkla işlenen tema ve fikirler var. Aşk – ayrılık, yaşam – ölüm, geçmiş – bugün, özgürlük, hastalık, yoksulluk gibi kavramlar öykülerin içerisinde çağrışım ve imgelerle beslenerek yerini alıyor. Öykülerin birçoğunda zaman geçse de geçmişin izleri kişilerin üzerinden silinmez. Kişiler mekân -özellikle çocukluğun geçtiği mekânlar- üzerinden geçmişle hesaplaşırlar. Çocukken yaşanan yalnızlık, düştüğünde kucaklanmamışlık, başı okşanmamışlık ve sahip çıkılmamışlık yetişkinlikte de onarılamayan yaralar açar. Çocukluğu kötü geçenler bir bakıma büyüyemez. Tahta Kaşıklar’da anlatıcı “İnsanlar değişir, evler de öyle. Hatıralar ise mıhlanıp kalır.” diyor.

Bayar mesajlarını okuyucusuna sorgulatarak aktaran bir yazar. Bu sorgulamalar bizi geçmiş yaşantıların, aileden devralınan duygusal mirasların birey üzerindeki tesirine, kişisel sınırlara ve bellek kavramına kadar götürüyor. Kitabın ismindeki kukla (özgünlük?) ve ip (özgürlük?) kavramları bile “Bir kukla için iplerden kurtuluş sahiden özgürlüğünün başlangıcı anlamına mı gelir?” diye sorduruyor. Dahası bu soruya yazar Aynalar Arasında’da kendisi cevaplar veriyor. “Çakılınca anladım iplerin bizi uçmaktan değil düşmekten alıkoyduğunu. …İnsan bir tek kendine yaslanmalı, kimsenin kuklası değiliz bu hayatta…”

Alegorik bir öykü olan Patika’da da ‘kadının özgürleşmesi’ konusuna değiniliyor. Öyküde patika özgürlük isteminin başlangıcıdır ve ayartıcıdır; hareket kabiliyeti olmayan ağacı yol çağırır. Ağaç, hareketin sonunda bir nesneye dönüşmüştür. Anlatıcı/yazar kahramanına sorar: “Özgürlük uğruna yepyeni bir esaretin içine düştüğünü ne zaman fark edeceksin?”

Ölüm teması Bayar’ın öykülerinde farklı anlamlar içeriyor ve önemli bir yer tutuyor. Ölümle sonlanan Bir Kokunun Ardından, güçlü metaforları, çarpıcı öykü finali ile dikkat çekecek bir öykü. Ölümü klasik anlamıyla bitiş/son olmasının yanı sıra ölüm travması olarak da ele almış Bayar. Mezarlık görüntüleri ve mezar taşları ölüm travmasına eşlik ediyor. Ölümün yaşandığı evlerde aileler bu acıyı hayatlarına katık ediyorlar. Hatta dünyanın bizzat kendisi “milyonlarca mezarla yürüyen acılı bir anne” (Bu Bir Yaradır).

Patika, Tahta Kaşıklar, Küstüm Çiçekleri, Değirmen Taşı, Kasaba, Bu Bir Yaradır öykülerini sık kullanılmayan bir yolla, II. tekil şahıs yani “sen” dili ile anlatmayı seçmiş Bayar. Bu tarz öykülerin sayıca çokluğu, bunun yazar tarafından benimsenmiş bir üslup olduğunu gösteriyor. “Sen” dilinin anlatım imkânları birinci ve üçüncü şahıslar kadar geniş olmasa da Bayar’ın yakaladığı içtenlikli sohbet havası okuru öykü atmosferinde tutarak şahsına özgü bir başarı getirmiş onun metnine. Bulmadan yitirilen, mezarının yeri bile bilinmeyen sevgiliye söylenememiş sözlerin ifade edildiği Bu Bir Yaradır öyküsü ise neredeyse bir mektuba dönüşmüş; anlatıcı sevgiliyle yaşanmış birkaç güzel anın gösterişli tablosunu gözler önüne serip o anlardan geriye kalan derin kederi ifade ediyor. Bir monolog özelliği taşıyan Muzaffer öyküsünde yazar, kederli bir durumu ironik anlatımıyla renklendirmiş. Bu nedenle öykü, Bayar’ın bu tür öykülerde de başarılı olabileceğini göstermek bakımından kitapta da özgün bir yere sahip.

İlk kitaplar üzerinde çok çalışılıp emek verildiği için pek kıymetlidir. Yazar metinleriyle çok zaman geçirmiş, belki onları okur önüne çıkarmaya bir müddet cesaret edememiştir. Biz yazarları onlarla tanır ya sever, benimseriz ya da reddederiz. Kuklalar İçin İplerden Sonra Yaşam, “Sema Bayar okurları” oluşturacak kadar başarılı bir ilk kitap, bunu gönül rahatlığı ile söyleyebilirim. Her şeyden evvel sağlam cümleler görmek, iyi bir üslubun tadına varmak isteyen okurlar hatta bir dil zevki edinmek isteyen genç okuyucular bu kitabı okumalı. Sema Bayar’ın nesnelerin dünyasına ve eşyaya bakışını, insanla konuşan, onun duyarlılıklarına cevap veren mekânlarını, kalbe dokunup ince sızılar bırakan ifadelerini ve bizi hüzünlü hayatlarının içinden geçiren kahramanlarını sevecekler.


Bu yazı Hece Öykü dergisinde yayımlanmıştır.

8 Şubat 2022 Salı

Adalet Dağıtılan Çöplük; Behala

 

İngiliz Gençlik Edebiyatı yazarı Andy Mulligan’ın sinemaya da uyarlanan kitabı Çöplük Tudem yayınları tarafından okurlarla buluşturulmuştu. Bugünlerde heyecanını hiç yitirmeyen, sinema tadında bir roman okumak istiyorsanız Mulligan’ın klasik sayılabilecek bu kitabını elinize alın ve hikâyeye kendinizi bırakın. Kitap sizi güney Asya ülkelerine doğru seyahate çıkaracak, ilk bakışta hiç de parlak olmayan bir yere Behala çöplüğüne, çöp karıştırarak geçimini sağlayan evsiz barksız, yoksul ailelerin ve çıplak ayaklı çocukların yanına, Raphael Fernandez, Gardo ve Sıçan’a götürecek.

Kitabın kahramanları on-on dört yaşları arasında, kendilerine göre kavrayış ve yetenekleri olan, Behala’da yaşayan üç çocuk. Büyük bir yaşam mücadelesi var Behala’da, koşullar oldukça sert. Çöp toplayıcılar kiloyla satılabilen plastiklerden arıyorlar ama çöplerden genellikle stuppa çıkıyor, yani insan dışkısı. Nadiren zenginlerin yaşadığı bölgelerden gelen çöplerde iyi şeylere rastlanıyor. Raphael bir gün, içinde cüzdan ve bir miktar para, harita, anahtar, kimlik, fotoğraflar olan mucizevi bir çanta buluyor. Parayı arkadaşı Gardo ile aralarında paylaşıyorlar. Ancak ertesi gün Behala’ya gelen polislerin çantayı bulana ödül vaat etmesi çocukların buldukları şeyin önemini kavramalarını sağlıyor. Raphael ve Gardo çantadan çıkan ipuçlarının izini sürerek bu gizemli olayın peşine düşmeye karar veriyorlar. Çantayı saklamak içinse kimsenin kuşku duymayacağı Jun-Jun’dan (Sıçan’dan) yardım istiyorlar. Sıçan onlara çantanın içindeki anahtarın Merkez İstasyonu’ndaki emanet dolaplarından birine ait olabileceğini söylüyor. Emanet dolabından çıkan şifreli mektup, çocukların merakını kamçılıyor. Üç kahraman, defalarca ölümle burun buruna geldikleri, belâlı, tehlikeli, heyecanlı bir maceranın içine düşüyorlar hatta Raphael işkence bile görüyor.

Çocuklar çantanın sahibi José Angelico’nun hayat hikâyesinin içinden geçerek, uluslararası yardım fonundan ülkeye gelen paraları zimmetine geçiren Senatör Zapanta’ya açtığı yolsuzluk davası yüzünden başı belâya girmiş olan mahkûm Gabriel Olondriz’e ulaşıyorlar. Mektuptan elde ettikleri bilgiler onları nasıl Colva Hapishanesi’ne götürdüyse, İncil sayesinde çözdükleri şifreler de Naravo Mezarlığı’nı işaret ediyor. Yıllardır hukuki yollarla çözülmeyen dava, bu cesur çocukların verdikleri amansız mücadeleyle mutlu sona ulaşıyor. Senatör Zapanta’nın yıllar önce halktan çaldığı paralar Angelico sayesinde ve çocuklar aracılığıyla halka geri dönüyor.

Roman beş ana bölümden oluşuyor. Alt bölümlerde hikâye, farklı anlatıcıların dilinden aktarılıyor. Bazı bölümler kahramanların ortak anlatımı. Behala’daki misyoner okulunun yöneticisi Peder Juilliard ve gönüllü sosyal hizmetli Olivia da anlatıcılar arasında. Olayların bu yöntemle aktarılması (üslupta bir değişim olmasa da) anlatım imkânlarını oldukça genişletmiş, kurguya çok yönlülük kazandırmış. Mulligan romanını gazete haberi ve mektup gibi farklı anlatım teknikleri de kullanarak sıkı bir mantıksal zincirle kurgulamış.  

Çöplük sınıf farklılıklarının uçuruma dönüştüğü, suç oranının yüksek ve sosyal adaletsizliğin, fırsat eşitsizliğinin zirvede olduğu ülkelerdeki yaşamı okura aktarması bakımından kıymetli bir kitap. Demokratik kuralların, adaletin olmadığı yerde hüküm süren politik oyunları, çirkinlik ve haksızlıkları gösteriyor. Olayın çözümlenmesi sırasında çocuklar hatta sokak insanları arasındaki iş birliği, dayanışma ve yardımlaşma da çarpıcı. Karanlık ne kadar koyuysa aydınlığa ulaşma çabası da o denli güçlü oluyor.


Çocukların inandıkları yolda her şeyi göze alışları, Peder Jullian’ı, Olivia’yı, polisi kandırışları; Sıçan’ın okul kasasından (sonrasında iade etseler de) para çalışı gibi hadiseler romanla ilgili didaktik kaygılar uyandırsa da her şeyin olumlu sona bağlanması bu kaygıyı gideriyor. Çocukların yaşadığı iyilik-kötülük arası iç çatışmalar hem roman gerçekliğini güçlendirmiş hem de insan aklına ve vicdanına uymayan kuralların geçerliliğini sorgulatıyor.

Henüz okumadıysanız yakın zamanda Çöplük’e gitmenizi öneririm, belki Olivia gibi çöp dağlarının üstünde gezinen Behala çocuklarına siz de âşık olursunuz.




Bu yazı Arka Kapak dergisinde yayımlanmıştır.







6 Şubat 2020 Perşembe

Hiç Bilmediğin Sularda Yüzmek


İlk kitabı Tekme Tokatlı Şehir Rehberi’yle 2019 Notre Dame de Sion Mansiyon Ödülü’nü kazandığı günlerde ikinci kitabı Bilinmeyen Sular’ı eline alan Mevsim Yenice’yi 2015 yılında altKitap öykü ödülüyle tanımıştık. 2019’un bahar aylarında Can yayınlarından çıkan Bilinmeyen Sular’ın kısa sürede 4. baskıya ulaşmış olması Yenice’nin öyküde güçlü bir damar yakaladığını, öykücülüğünün okur tarafından sevilip benimsendiğini gösteriyor.

Kitaba adını veren Bilinmeyen Sular, Pink Floyd’un şarkılarından epigraflarla açılan on öyküden ilkinin adı (Kitapta bahsi geçen Pink Floyd şarkılarını bir Spotify listesi olarak bulabileceğinizi hatırlatalım, bağlantı aşağıda). Yenice’nin öyküsü dip akıntılarıyla zenginleşen derin bir nehir gibi, içerisinde de yoğun bir mayi akıyor. Öyküler bir zekâ ve emek ürünü olduklarını saklamasalar da akıp kendi sonlarını bulduklarını düşündürtecek kadar doğallar. Üstelik kitap boyunca okurla birinci tekil şahıs ağzından konuşan öykü anlatıcılarının dili ve sesi pek tanıdık. Hiç kimseye, hiçbir yere ait olamayan, bu aidiyetsizliğin sancısını çeken, zaman zaman anlamsızlığın uçurumuna düşen, beklentilerinin cevaplanmaması yüzünden istemekten vazgeçmiş, biraz küskün, yeniçağ insanın sesi bu. Öykülerde kadın karakterlerden çok erkek karakterlere yer verilse de hayatın içinden hatta kendi içimizden bir yerden, kendi kendine söylenir gibi adeta isimsiz, suretsiz ve cinsiyetsiz konuşuyor o ses. Bu nedenle öykü diyalogları da günlük konuşmadan ziyade monoloğa benziyor. Karakterlerinin iç dünyasına yakından bakmak isteyen yazar, sanki kamerasını kahramanlarının tam kalbine doğrultmuş. İnsanın kendinden bile gizleyeceği yanlarını korkmadan açık ediyor. Çarpılmak endişesi taşımadan gerçekliğe, çıplak elle dokunabiliyor.

Öykülerde açık ilişkiler kurmayı hatta çatışmayı bile beceremeyen insanlar, sevgili-eş, ebeveyn-çocuk, dost, arkadaş rolleriyle, ikili ilişkilerde ortaya çıkan en özel yanlarıyla ele alınıyor. Şehir insanının öyküleri bunlar. Ama kalabalık değil, tenhalar. Pek çoğu iki hatta tek kişilik. Mekânsal ayrıntılar bir görünüp kayboluyor. Bazılarının isimlerine ve içlerindeki metaforlara bakılırsa güçlerini doğadan alan bir yanları var. Rüya ipliğiyle dokunmuş “Bilinmeyen Sular”ın gülibrişimi, “Pes”in bukalemunu, Suzi’nin kozalağı, “Göründüğünden Daha Uzak”ın Alkor ve Mizar’ı öykü atmosferine masalsı dokunuşlar ve anlamlı derinlikler katan metaforlar.

Yazarın iyi bir gözlemci olduğunu, analiz yeteneğini, düş gücünü öykülerin sıkı dokusundan, hikmetli diyebileceğimiz sonlarından anlıyoruz. Yamaç, Pes, Bataklık Balığı ve Göründüğünden Uzak öyküleri neredeyse ruhsal bir kamaşma yaşattı bana. Farklı zamanlarda birkaç kez okudum. Kurgudaki ustalığa dilin lezzeti de eklenince keskin bir acı değil ama tatlı bir hüzün bırakıyor damakta.
Bilinmeyen Sular’la ilgili ne söylense eksik kalacak. İyisi mi siz, kaldırın kitabın mavi kapağını…


Tuba Dere - Hece Öykü dergisi s.96'da yayımlanmıştır.

Bilinmeyen Sular/ Mevsim Yenice/ Can Yayınları




3 Mayıs 2019 Cuma

Zeytin Ağacının Gölgesinde Serinlemek


Yazın şu sıcak günlerinde karşı kıyıya doğru seyahate çıkmak harika fikir. Aldım Nazlı Gürkaş’ın kitabını elime, yanılmamışım, hiçbir zahmete katlanmadan Yunanistan, adaları ve şehirleriyle üstelik Rumca şarkılar; Kavafis’ten, Seferis’ten şiirler eşliğinde ayağıma geldi. Daha kitabın kapağını açarken begonvilli beyaz evler önümde dizildi, sayfaları çevirince ferahlatıcı bir esinti çarptı yüzüme. Sadece coğrafyaya yapılan turistik bir seyahat değildi bu; tarihi, kültürü, sofrası ve insanıyla bir ülkenin sevgi dolu konuklarına kendini açışıydı.
Uzun zamandır iyi bir seyahatname / hatırat okumamış olmanın keyfiyle kitabı bir solukta bitirdim. Henüz başlangıçta yazar, canım Haris’ten dinleme önerisi şarkılar verip beni benden aldı, Zeytin Ağacının Gölgesinde spotify listesini de (çok iyi bir seçki) defalarca tutkuyla dinledim.
Gürkaş, Yunanistan’a nasıl ve neden çekildiğini anlatarak başlıyor kitabına. Bölümleri kendi rotasına göre dizmiş (sanırım kitabı keşif gezilerinde tuttuğu notlarla oluşturmuş, tekrar gelmek üzere ve sonraki ziyaretlerinde yapacaklarını planlayarak ayrılıyor gittiği yerlerden.) Bölüm başlarında bahsedeceği yerleşim yeri hakkında kısa ansiklopedik bilgiler vermiş. Tarihî şahsiyetler, mitolojik kahramanlar, coğrafya, tarih ve mimariyle ilgili bilgileri anlatım akışı içerisine okuru sıkmayacak biçimde yerleştirmiş. Seyahat notlarını kişisel hikâyelerle zenginleştirmiş ve anlattıklarını küçük fotoğraflarla desteklemiş.
Hikâyesi ilginç, Yunanistan macerası sürprizlerle dolu Gürkaş’ın. Güzel tesadüfler neticesi Selanik’te bir süre yaşamış. Edindiği dostlar sayesinde hem dil öğrenmiş hem bilindik tur güzergâhlarının dışında, köylere bile giderek seyahat etmiş. Üstelik turist olarak değil, gerçek bir seyyah gibi kültürün içinde yaşayıp içselleştirerek. Yunan ailelerin evlerine konuk, yaşamlarına tanık olmuş; sofralarına oturmuş, nefis yemeklerinden yiyip içkilerinden içmiş, ritüellerine eşlik etmiş, yaya ve papuslarla (büyükanne ve büyükbabalarla) sohbet etmiş. Tarihî mekânları, kiliseleri gezmiş. Meraklı, coşkulu, konfor aramayan, kendini akışa bırakıp mutlu olan, yerel deneyim fırsatlarını kaçırmayan, yeni tatlara açık, samimi ve sıcakkanlı bir kızın peşine takıldığınızı anlıyorsunuz kitabı okudukça. Onun heyecanı size de geçiyor.
İlk durak şövalyeler adası Rodos. Yazarla birlikte “cacikili pita gyros” yiyip, Şövalyeler Sokağı’nda fotoğraf çektirmeden, Akropolis’e çıkmadan buradan ayrılmıyorsunuz. Daha sonra “Nazli mou”nun gemide tanıştığı Achileas ve ailesinin peşinden Girit’e sürüklenip kendinizi Iraklio’nun bir köyünde düğünde, köylülerle eğlenip halay çekerken buluveriyorsunuz. Atina, Sakız, Selanik, İskeçe, Korfu derken neredeyse tüm Yunanistan’ı geziyorsunuz. Kitabın sonunda verilen rotalar, ulaşım bilgileri ve Yunan mutfağıyla ilgili bilgiler de pek kıymetli.
Bu seyahatler sırasında nüfus mübadelesinde Türkiye’den göçen Rumlarla karşılaşıyor, onlarla hatıralarını yâd ediyor, tavernalarda Türkçe Yunanca şarkılar söyleyip dans ediyor, Yunan ailelerle birlikte Türk dizileri izliyorsunuz. Yazarın da vurguladığı gibi dil ve din farkının dışında birbirimize ne kadar benzediğimizi görmek, iki dil arasındaki benzer sözcükleri, misafirperverliği, ortak kültürel kodları ve lezzetleri fark etmek gülümsetiyor insanı. Ülkedeki yardımlaşma ve gönüllülük faaliyetleri de dikkat çekici.
Gürkaş’ın anlattıklarına bakılırsa bakalyaros ve Elenidis Pastanesi’nde trigona tatlısı yemediğim, Arkeoloji ve Sinema Müzelerini görmediğim, Aristoteles Meydanı’ndaki kafelerde frappe içmediğim, Çinari’nin mezelerinden tatmadığım için birkaç yıl önce gittiğim Selanik’i bile hiç görmemiş sayılabilirim. Adalardaki plajların cazibesi bir yana, Edessa’daki Şelale Park’ı, Kastoria’daki taşlaşmış ormanı, Metsovo’daki Arumenleri, isim günü kutlamalarını merak ediyor, en kısa zamanda Yunanistan’ı ziyaret edip zeytin ve sakız ağaçlarına sarılmak istiyorum.
Suyun öte yakasına gitmek isteyenlere ‘Zeytin Ağacının Gölgesinde…’ biraz soluklanmalarını salık veririm. Elinize alacağınız bu cıvıl cıvıl kitap, esaslı bir seyahat rehberi, Gürkaş da iyi bir kılavuz. Takılın onun peşine takılın, okurken çokça not alın. Yunanistan’a seyahat planlarınızda yoksa bile bu kitapla harika bir yolculuk yapmış olacaksınız.
Tuba DERE- Arka Kapak Dergisi s.34 yayımlanmıştır.
Nazlı Gürkaş / Zeytin Ağacının Gölgesinde Yunanistan / Hep Kitap 

26 Aralık 2018 Çarşamba

Arzular mı Yaralar mı Tutkular mı?


Ayfer Tunç yine bitirmeye kıyamadığım, bazı bölümlerini demlendirerek, döne döne okuduğum bir roman yazmış. Ağır, sancılı, adı gibi uzun bir kitap, Âşıklar Delidir ya da Yazı Tura. Diğer Ayfer Tunç romanları gibi çok katmanlı, bol hikâyeli. Baştan söyleyelim, Âşıklar Delidir’de rüya gibi bir aşk yok, aksine adına aşk bile denilememiş duygular, âşıkları birbirine çağıran derin yaralar, beklenmedik anda ortalığa dökülen sırlar ve suçlar var. Sonra, yaşarken benzerlerine sık rastladığımız kahramanlar, aile ilişkileri (borçlular ve alacaklılar) gerçek anlar ve olaylar, hastalık ve ölüm velhasıl bizzat hayat var.  

Tunç son romanında pek çok bakımdan ustalığını ortaya koymuş, kitabı ince ince işlemiş. Romanın teknik kurulumu ilginç, iki cepheli: “Yazı” ve “Tura”. Yazarın Suzan Defter’de kullandığı tekniği andırıyor. Yazı’da olayları Umut’un anlatımıyla, Tura’da Sanem’in dilinden okuyoruz. Son bölümdeyse aşka yakışır bir biçimde, iki âşığın sesi birbirine karışıyor, neredeyse sayıklamalara, tek bir sese dönüşüyor. Yazı’daki bölümler tek sayılarla, Tura’dakiler çift sayılarla adlandırılmış, dolayısıyla kitap baskıdaki sırasıyla okunabileceği gibi önce Yazı’dan, sonra Tura’dan şeklinde de okunabilir. Yazar kurgusunun ana kahramanları, Umut ve Sanem için kendilerine özgü iki farklı üslup ve ses yaratmış. Özelikle Sanem’in ruh hâli, içindeki boşluk ve parçalanmışlığı, yapısal olarak alt alta dizilmiş, tekrarlardan oluşan kesik cümlelerle görünür kılınmış; bazen hıçkırıklara boğulur gibi konuşuyor Sanem.

Benzerlikler, zıtlıklar ve çatışmalar romanı, Âşıklar Delidir. Sanem ismine rağmen ailesinde değer görmemiş, el üstünde değil, hep el altında tutulmuş; yaşamı bile lütfedilerek verilmiş, hayatında iyi şeyler kaybolmuş bir kız. Umut “gül gibi sevilmiş”lerden ama adına rağmen yaşamı umutsuz ve geleceksiz. İkisi de “acı familyası”ndan. Farklı sebeplerle akan yaşamı bırakıp ölümün kıyısına çekilmişler. Umut’un Sophie’si var; Sanem’inse geçmişten getirdiği derin yaraları. Umut (daha önce annesinin yaşadığı gibi) beyninin belli bölümlerinde hasar oluşturarak bedenini ele geçirmeye hazırlanan ölümcül genetik hastalığına (Huntington), kaçmak istese de kurtulamayacağı kaderine Sophie adını vermiş. Hastalığıyla ilgili bir araştırma için gittiği New York’ta, barda tanışıyor Sanem’le. Görür görmez birbirlerine yakınlık duyuyorlar. Aralarında büyük bir aşkın, derin tutkuların doğması için koşullar baştan hazır. Sanem, birine güvenmenin, düşecek olursa kendisini tutacak birinin yanında olmasının ne demek olduğunu ilk kez Umut’la tadıyor. Umut zamanın kendisi için kum saatinin içindeki kum taneleri gibi (kitaptaki 24 bölüm gibi) sayılı olduğunu ve hızla aktığını biliyor. Sophie’nin eline düşmüş bile olsa kısacık yaşamında kendisine bir tutku yaratıyor.

Birlikteyken hayat iki âşık için de başka anlamlar kazanıyor. Ancak kısa bir süre sonra ayrılıyorlar, Umut bir daha dönmemek üzere İstanbul’a gidiyor. Orada ölecek. Sanem’se o gittikten sonra yavaş yavaş tükeniyor. Birbirleriyle sürekli yazışıyorlar. Ama ne Umut çöküşünü Sanem’e göstermek istiyor, ne de Sanem bunu görmek isteğinde. Olmamış şeyler olmuş, olanlar olmamış gibi davranıyorlar. Amaçları başkalarını kandırmak değil, yalnızca kendilerini avutmak. İkisi de hikâyelere tutunarak yaşıyor. Sanem Umut’tan önce sahte CV’ler hazırlayarak iş bulmuş, kendine başka isimler, başka hayat hikâyeleri uydurmuş; Umut da uydurduğu hikâyeleri anlatıyor ailesine.


Bir geçmiş zaman romanı Âşıklar Delidir. Kurgunun anlatım zamanı, Umut’un Türkiye’ye dönüşünden yani ayrılıktan sonra başlıyor. Ancak bu katmanda akış kısıtlı, hikâye durağan ve yalın. Umut evine dönüyor, hastalığın beklenen üç belirtisi görülüyor, bu sırada aileyle ilgili sırlar açığa çıkıyor, Sanem’le yazışmalar devam ediyor, her iki taraf da şiddetli ayrılık acısı çekiyor ve muhtemel sona doğru geliniyor. Son bölüme kadar yazar, okurunu anlatım zamanına mesafeli tutmuş. Romandaki olay zamanı oldukça derin ve geniş, geriye dönüşler ve zaman sıçramalarıyla aktarılan geçmiş, şimdiki zamandan çok daha yoğun. Sık sık Umut’la Sanem’in Amerika’da birlikte ve ayrı geçirdikleri zamanlara, iki âşığın çocukluklarına, diğer kahramanların hayatlarına ve gündelik yaşamlarına gidiliyor.

Kurguda Umut’la doktoru, Umut’la Stephan, Cathy’le kızı Lisa, Sanem’le Eda, Sanem’in annesiyle anneannesi gibi çok sayıda ikili ilişki var. Ayrıca Umut’un annesiyle babası, abisiyle Sedef, Sanem’in ilk aşkı, Stephan’la Yaşiko, Eda’yla Araş gibi başka kahramanlara, başka zaman dilimlerine ait hikâyelerle aşka ve ilişkilere bakış çeşitlenmiş. Ama bu hikâyelerin hiçbiri mutlu değil, hepsi siyah beyaz, kapıları yalnızlık ve çaresizliğe açılıyor. Sanem’in marazi ilk aşkından geriye ağır bir acı ve utanç kalmış. Umut’un anne babasının aşk hikâyesi suçlarla ve keskin bir acıyla gölgelenmiş.

Umut Amerika’da sayfanın bir yüzüne kendine, bir yüzüne Sanem’e yazdığı –sonunda yaktığı- bir defter tutuyor. Teknik olarak kurguyu iki bölüme ayıran “yazı/tura” romanda farklı biçimlerde kullanılmış bir imge. Yazar bu yolla “neden ben?” sorusunu gündeme getirip kaderi sorguluyor. Ayrıca anne-kız, baba-oğul ve aile ilişkileri de bu bağlamda irdeleniyor. Çocuklar anne-babalarının kaderini mi yaşıyor, onların yaptığı hataların bedelini mi ödüyor? Sophie yüzde elli ihtimalle evli ve çocuklu abisini değil Umut’u buluyor. Sanem sevgi dolu bir ailede değil, berbat bir evde doğuyor. Ablasının değil Sanem’in çocuğu yaşıyor. Kader bizi seçiyor ya da biz ihtimallerden birini seçiyoruz. Neden? Yazı/tura.

Kitabın dramatik çatısını oluşturan, hastalık ve ölüm temasını, Yazı bölümünde, hastalığın belirtileriyle birlikte acının dozunu arttırarak geliştirmiş Tunç. Tura’da da seyir bu akışa paralel. Bölüm numaralandırması (önce Yazı’dan, sonra Tura’dan okunduğunda) okurda Umut ve Sanem’in aşkının birbirinde yankısını bulması gibi bir beklenti yaratsa da kitap istenilen aşk hikâyesini bir türlü vermiyor. Tura yazıya karşılık değil çünkü, madalyonun öteki yüzü. Herkes aşkı kendince yaşıyor. Aslında Umut’un ve Sanem’in yüzleri birbirlerine değil kendi içlerine dönük. Acıyla başı önüne düşmüş, hevesleri, hayalleri kırılmış iki insan onlar. Romanda her iki cephede de olayların, duygusal ve düşünsel yankısı oldukça tekil/bireysel. Neredeyse tüm kahramanlar mutlak yalnızlığın içinde yüzüyor, sadece birbirlerinin hayatından kısa temaslarla geçiyorlar. Bunu bilerek yapıyor Ayfer Tunç. Muhtemelen okuruna hayat ve ölümün karşısında aşkın nerede durduğunu ve ne olduğunu sorgulatmak istiyor. Öyleyse aşk dünyadaki yalnızlığımızı ve çaresizliğimizi gidermenin bir yolu mu, diye sormadan edemiyor insan.

Romanda sosyal ve siyasi meseleler, etnik çatışmalar da Umut’un babasının işi, ırkçı Amerika’da kendini yabancı hisseden yersiz yurtsuz Rkuye gibi konular üzerinden tartışılıyor. Sanem’in anneannesinin hikâyesiyle ilgili sır da sanırım böyle bir yaraya parmak basmak üzere kurgulanmış. Aslında Sanem de kendi toprağında, evinde var olamamış, hiçbir yere ait olmayan insanların kederini taşıyor. Umut’un abisi, Eda, Stephan gibi karakterler romanda çatışmalarıyla birlikte verilmiş. Bir de yalın kat iyiler ve kötüler (Sanem’in abisi, Lisa gibi)  var, ayrıca Larry ve Mustafa gibi arada olanlar. Sanem’in birlikte çalıştığı Mustafa, duruma göre değişen, işbilir bitirir kişiliğiyle günümüzün makbul insan tipini temsil ediyor ve romanın bu sahici atmosferinde pek sakil ve sığ duruyor.

Âşıklar Delidir göndermelerinin zenginliği ve çeşitliliğiyle de dikkat çekici. Edebiyat ve müzikle ilgili göndermelerin peşinden gidildiğinde kitap yelpaze gibi açılıyor. Romanda bahsi geçen şarkıların anlam ve melodi olarak içine yerleştirildikleri an’la sıkı örtüşmesi benim gibi tutkulu okurları mest edecek. Romanı daha iyi anlayabilmek için yazarın sık sık sözünü ettiği Max Fisch’in Montauk romanına, Fisch ve Lynn’in ilişkisine de bakmak gerektiği kanaatindeyim, zira yazar geleceksiz aşk fikri başta olmak üzere, üslup ve kurgu olarak bu romandan etkilenmiş görünüyor. Stein’in şiirine yapılan göndermeler de kurgunun felsefi derinliği açısından önemli.

Roman aşka ve deliliğe bilindik mânâda yorum ve yaklaşımlar getirmiyor. Kurgu hayat kadar gerçek. Başta söylemiştik, Âşıklar Delidir’de anlatılan, çılgınca ve soluksuz yaşanan, gözü kör bir aşk değil. Zira sonunda zaten ölüm var. Ancak romanın bitimine doğru iyice anlıyoruz ki aralarında aşk tanımlanmamış, hiç vaat edilmemiş olsa da Sanem, Umut için ismiyle müsemma sanem olmuş; Umut, Sanem için sahiden umut. Gülün adı gül olmasa bile “bir gül bir güldür” zira. Aslında çok bencilce ama tüm faniler şu kısacık hayatta birileri tarafından çok sevilip iz bırakarak gitmek istiyor. Geride kalan “Ya’aburnee” diye seslense de…
Tuba Dere- Arka Kapak dergisi s.33'de yayınlanmıştır. 
Ayfer Tunç- Âşıklar Delidir ya da Yazı Tura, Can Yayınları, 2018

Balada para mi muerte. "Beni sıkı sıkı tut içinde, ölümü hissediyorum."
Âşıklar Delidir s. 256





16 Mayıs 2018 Çarşamba

Değişen İnsanın Dili: Sibop


Geçtiğimiz yılın bol kahkahalı romanlarından biriydi bence Sibop. Romanı merakla, güle eğlene, bir solukta okumuştum. Yakın bir tarihte kitabı yeniden gözden geçirdim. Çünkü öyküleriyle tanıdığımız Başar Başarır’ın ilk romanı Sibop, ikinci kez yazarına -bu defa roman dalında-  Yunus Nadi Ödülü getirdi.
 
Başarır romanında sanattan, bilimden, teknolojiden, mekanikten az çok anlayan, yeri gelince hepsinin terminolojisini laf ebeliğine seferber eden, bilmiş ama bir baltaya sap olamamış bir karakter yaratmış: Orhan. Argoda, uygun olmayan bir ortamda yapılmaması gereken şeyleri yapan anlamına gelen sibop da Orhan’ın lakabı. Yazar neden kitabına böyle bir isim seçmiş? Önce tuhaf geliyor (Hamdi Alkan’ın Gazman tiplemesini çağrıştırıyor), okudukça sebepleri kavrıyorsunuz. Kitabın aşağı yukarı klişe bir kurgusu var. Orhan, Hukuk Fakültesini bitirdiği hâlde, adalete inancını kaybettiği için avukat olamayan, evde ablasının kurduğu şirket üzerinden para kazanmaya çalışan, diplomalı bir işsiz. Annesi gibi baskın bir karakter olan ablası Nebahat’le aynı evde yaşıyor. Ara sıra onlara konuk olarak gelip gitmek bilmeyen, iyi saatte olsunlara karışmış bir de halaları var (kitabın bence en renkli tiplemesi). Çok karışanlı bir hayat Orhan’ınkisi, evdeki mevcut kadroya laf yetiştirmek yetmezmiş gibi mezarından vara yoğa söylenen annesine de ara sıra dil dökmesi gerekiyor. İnsanlardan korkmak, onlara iyi davranamamak, bir de hazır cevaplık Orhan’la Nebahat’e anneden yadigâr. Zaman zaman kara mizaha da dönüşebilen mizah anlayışı ise Orhan’ın uyum sağlayamadığı hayata katlanabilme biçimi.  

Kendisini “Cihangir çiyanı”, “acemi kolpacı” olarak nitelendirse de iyi bir adam Orhan, hiç gizlisi saklısı yok, ne varsa dilinde; kimseye bir faydası dokunmuyor ama zarar da vermiyor, hayatta kaybettiğini baştan kabullenmiş, belki de aşkta kazananlardan olmaya çalışıyor. Bir gün feysbuk yoluyla tanıştığı Aslı’yla, ne olduğunu anlayamadan evleniveriyor. Evliliklerinin ilk günleri aşkla dolu, mutlu, umutlu geçiyor, ancak kısa bir süre sonra Aslı ortalıktan kayboluyor. Evlilikten önce bir evin tenhalığında, etliye sütlüye karışmadan yaşayan Orhan’ın hayatı, karısının kaybolmasıyla birden arapsaçına dönüyor. Ayrılık yüzünden acının dibine vurması bir tarafa, hayatına beklenmedik olaylar ve insanlar giriyor. Orhan Aslı’nın kayboluş sırrını çözüyor ama bu arada kendini tutamayıp Sami Abi’nin önünde ağlayınca adı “Sibop Orhan”a çıkıyor. Olaylar zincirine acemice işlenmiş, bir yandan da komik, Necip Tekbulut cinayeti ekleniyor; işin içinde büyük paralar dönüyor, olan bitenin aslında Aslı’nın babasının yani eski tiyatrocu Kerim’in hikâyesine dayandığı anlaşılıyor. Yazar kurgunun temelinde yatan geçmiş olayları okura, kronolojik akış içerisine yerleştirdiği geriye dönüş bölümleriyle aktarıyor. Bu işte karı-koca-kardeş tiyatrocuların (bize ünlü tiyatrocu bir aileyi hatırlatıyor), müvekkilinin aile sırlarına vakıf, her türlü dolabı çevirmeye müsait avukatların, Şükrü Yosun gibi yeni türedi, ensesi kalın inşaat zenginlerinin, mafyanın parmağı var. Olaylar barda tehdit, haneye baskın gibi polisiye film sahneleriyle renkleniyor. Hikâye, onlar ermiş muradına denebilecek bir sonla nihayetleniyor. 

Sibop’ta evlere şenlik tipler var: Detay Haşmet, Sami Abi, Yosunlar İnşaat’ın sahibi Şükrü Bey gibi üç kâğıtçı tipler, dünya batsa üste çıkmanın yolunu bulacak Tekcan gibiler, yerinden kalkmadan âlemi takip eden Nebahat gibi internet bağımlısı bilgeler, Şule ve Oruç gibi işini bilen ama aydın geçinen ünlüler; özü, sözü bir Başrol Hamdi ve karakter oyuncusu Kerim gibi düzgün adamlar, konuşup kendi derdini anlatamayan, okura hep Orhan aracılığıyla aktarılan Aslı gibi masumiyet abidesi kadınlar. Kamu malını kişisel çıkarları için kullanmaya teşebbüs edenler, amaçlarına kutsal ideal süsü vermiş menfaatçiler, doğru söylediğini iddia eden yalancılar, kısaca iyiler ve kötüler var. Yazar, memleketin son model insan profilinin karakteristik tiplerinden bir derleme yapmış. Kişilerdeki bu seçim, romanı hem çok sesli hem de çok renkli kılmış. İlginçtir, romanda farklı çevrelerden, farklı kişiliklerde birçok kahraman yer alıyor, her birinin kendine özgü bir sesi var. Yazarı öncelikle gözlem yeteneğinden ve tespitlerindeki isabetten ötürü kutlamak gerek. Kurgunun kronolojik ve geriye dönüşlü anlatım zamanları kendine ait bir atmosfer derinliği taşıyor. 70’li yılların anlatıldığı bölümler dönemin ruhunu, o günkü insanın yaşam biçimini, dünya görüşünü ve ahlak anlayışını yansıtarak okura günümüzle geçmişi kıyas şansı veriyor.


Kitabın en orijinal yanı, hiç kuşkusuz dili. Başarır romanını popüler bir üslupla, sosyal medya diliyle (buna youtuber ağzı mı desek?) örmüş. Anlatıya yer yer kabalaşan, iğrençleşmekten çekinmeyen, sert, eril, argo bir dil, küfürbaz bir erkek sesi hâkim. Önüne gelene öfkelenen, rahatça kabalaşıp sövebilen, ikiyüzlü davranmaktan çekinmeyen günümüz insanının farklı toplumsal katmanlardaki temsilcilerini görüyoruz Sibop’ta. Barmeni de büyük şirket patronu da mafyası da aydın geçineni de aynı dille ‘konuşuyo’. Üstelik bu üslup yalnızca diyaloglarda ortaya ‘çıkmıyo’, romanın anlatım dili onun üzerine kurulmuş. Olaylar Orhan’ın iç konuşmalarıyla aktarılıyor, bir anlamda yazar okurla sohbet ediyor. Bizzat Orhan’ın üslubu bu; imlayı hatta kesik, kopuk cümleleriyle grameri bile zorlayan bir Türkçe. Kitabın bir yerinde kahramanına “…beni ve bozuk ağzımı bağışlayınız. Açık saçık konuşuyorsam, derdimi açık seçik anlatabilmek içindir.”[1] dedirterek okurdan özür dilese de bu anlatım dili, yazarın bilinçli seçimi. Başarır edebi olmayan bir dille bir edebiyat eseri yazmış. Dikkat edilirse geçmişin tozlu sayfalarına dönüldüğünde üslup birden değişiyor. Sanırım bu noktada, kuralları ihlal ederek değişen, başka bir anlaşma biçimine dönüşen bu dilin yaşamımızı nasıl biçimlendirdiğine bakmak gerek. Kullanılan dil, zihniyetin temsilcisidir. Böyle düşününce kitabın ismini de bir gönderme saymak mümkün. “Reytingini düşük bulmak”, “RT almak” gibi güncel tabirlerin yanı sıra Orhan’dan ve halasından işittiğimiz yerel atasözü ve deyimlerin anlatımı zenginleştirdiğini de söylemeden geçmeyelim.

Yazar romanında öncelikle adalet olmak üzere aşk, aile, etik, şehircilik, mimari, sanat ve tiyatro/oyunculuk gibi kavramları ironiyle sorgulayıp yorumluyor. Aslı ile Orhan’ın evlilikten beklentileri de kadın ve erkeğin ayrıştığı noktaları göstermek bakımından manidar. Zaten Aslı’nın masumiyeti ve idealizmi (babasının vasiyetine karşı gösterdiği hassasiyet) de Orhan için yabancı. Çünkü Orhan akışın dışında kalsa bile bugünün insanı. Sibop bence, erdemli olsa da çalışmayı ve savaşmayı göze alamadığı için hayatın kıyısında kalanlarla ‘anasının gözü olmadığı’ için susturulan masumların, ekonomik ve siyasi gücü ele geçirerek dilediğince at koşturanlara karşı verdiği sessiz mücadeleyi anlatıyor. Savaşın kazananı baştan belli ama sonunda adaletin tecelli edeceğine de güvenmek gerek. Kaybetmiş gibi görünen taraf ise evinde, huzur içinde, deli gibi sevdiği karısının yanında içkisini yudumluyor ne de olsa “galip sayılır bu yolda mağlup”.



Tuba Dere- Ayraç Dergisi s.102'de yayınlanmıştır.

Başar Başarır, Sibop, Can Yayınları





[1] Sibop s. 165

23 Ocak 2018 Salı

Wagner’in Laneti

Hakkında yıllardır yapılan büyük yazar mı değil mi, Nobel alacak mı almayacak mı tartışmaları Murakami’nin kalbimdeki yerine gölge düşürememiştir. Ne zaman Murakami okusam kitaplarının içinde basitçe söylenivermiş derin şeyler buluyorum, içimde ürpertili bir hayranlık uyanıyor. Onun dokunuşuyla başkalaşmış bir sıradanlık, bir nevi hikmet arayışı gibi, beni sorular uçuşan buğulu bir boşluğa çekiyor. Söylemek istedikleri olduğunu seziyorum ama hedefin sapmaması için bazen uzunca düşünmem gerekiyor.

Kısa bir süre önce Doğan Kitap, bir Murakami çevirisi daha yayınladı. Hiç Murakami okumamışlar için iyi bir fırsat, Fırın Saldırısı. Büyük puntolu, bol görselli, usta işi bir öykü. İllüstrasyonları Kat Menschık hazırlamış, bunlar da kitaba kısa film tadı veriyor. Öykünün defalarca okunabilecek, üzerinde tartışmalar ve teknik çalışmalar yapılabilecek, masalsı ve sıra dışı bir kurgu olduğunu hemen söyleyelim.

Metin iki bölümden oluşuyor; adını öğrenemediğimiz öykü kahramanı, gençlik yıllarında yaşadığı bir açlık krizi sırasında arkadaşıyla suç işlemeye teşebbüs eder, birlikte bir fırına saldırırlar. Yazar daha başlangıçta olayın felsefesini de anlatıya katıyor: “Aç karnımız değildi bizi suça götüren, suçun kendisi açlık olarak dayatıyordu kendini.” Fırın saldırısı kahramanla arkadaşının planladığı gibi gitmez, önce epey bir süre yaşlı bir kadının alışverişini bitirmesini beklerler. Sonra saldırgan tavırlarına ve beş parasız olduklarını söylemelerine rağmen fırıncı onlara istedikleri kadar ekmek alabileceklerini söyler. Karşılığında yalnızca onları lanetleyecektir. Bu, bir hayal kırıklığı yaratır; çünkü iki arkadaş suç işlemek için harekete geçmiştir, kimsenin iyi niyetine ihtiyaçları yoktur, lanetlenmek de istemezler. Ama zorla almanın getireceği güç, fırıncının ikramıyla ezici bir mahcubiyete dönüşmek üzeredir. Fırıncı ile aralarındaki pazarlık neticesi kahraman ve arkadaşı bir değiş tokuşa razı olup ekmek karşılığında fırıncıyla birlikte Wagner dinlerler. Önce hiç farkına varmazlar ama Wagner dinlemek onları etkilemiştir. Fırıncı ekmeklere karşılık onlardan ne almıştır? Wagner’in propagandasını yapmakla eline ne geçmiş olabilir? Yoksa sahiden bu, bir lanet midir?

Öykünün kahramanı yıllar sonra evlenir, karısıyla şiddetli açlık çektikleri bir gece aklına yıllar evvel yeltendikleri suç gelir. Olayı öğrenen karısı, uğramış oldukları lanetten ancak tekrar bir fırın saldırısı gerçekleştirirlerse kurtulabileceklerini savunur. Yaşadıkları şiddetli açlığın nedeni budur. Öykü bundan sonra saçma ve anlamsız denebilecek bir sona doğru ilerler. Kahramanla karısı gece yarısı açık fırın bile bulamadıkları için saldırdıkları McDonald’dan aldıklarıyla karınlarını doyururlar. Bir çeşit tamamlanma ve lanetten kurtuluş mu gerçekleşmiştir, bilinmez.

Murakami’nin diğer kitaplarında olduğu gibi bu öyküsünde de müziğe açılan büyük bir kapı bulunuyor. Öykünün ana metaforlarından biri, Wagner’in uvertürleri. Üstelik kurgu, Uçan Hollandalı ve Tannhauser uvertürlerinin dayandığı lanete de gönderme sayılabilecek biçimde oluşturulmuş. Öykü gerçekliği yaşlı kadının alışverişi, kahramanla karısının yaşadığı açlığın tarifi, McDonald’da çalışanların davranışları ve uyuyan çift gibi detaylarla bozunuma uğrayarak büyülü bir hâl alıyor. Fırıncının hikâye kahramanına yaptığıyla Murakami’nin okura yaptığı esasen birbirine çok benziyor. Yazar bu öykünün kurgusuyla içimize ne zaman açacağı belli olmayan bir tohum bırakıyor, fırıncının saldırganların içine bıraktığı öz gibi. Ruhu aşağı çeken bir suçun açtığı yarayı ve sefaleti insanı yücelten sanattan başka ne onarabilir ki?

Fırın Saldırısı nefis baskısı ve cildiyle büyük puntolu, resimli kitapların çocuk kitabı olduğuna dair koşullanmışlığımızı kırıyor. Pekâlâ yetişkinlerin de böyle kitapları seve seve okuyacağını görmüş oluyoruz.

Kitabı okuyup da arama motorlarından Wagner’in Tannhauser ya da Uçan Hollandalı uvertürlerini aratıp dinlemeyen yoktur sanırım. Öykünün başında “…belki de karnımızın aç olmasının nedeni doğrudan hayal gücü eksikliğimizdi.” diyen Murakami, Wagner’in lanetini “Fırın Saldırısı” öyküsüyle belki hepimize bulaştırıyor, kim bilir…

Tuba Dere- Ayraç Dergisi s.97'de yayınlanmıştır.

Fırın Saldırısı- Haruki Murakami- Doğan Kitap


28 Kasım 2017 Salı

Gözsüz Balıkların Gözlerine Bakmak

Çocuk ve gençler için yazdığı kitaplarla çok sayıda ödül alan Amerikalı yazar Avi geç keşfettiklerimizden, dilimize az sayıda çevirisi yapılmış. Hayykitap tarafından Türkçe’ye çevrilip yayınlanmasının üstünden birkaç yıl geçmesine rağmen benim de okumakta geciktiğim kitaplardan biri “Balıkların Bununla Ne İlgisi Var?”. Avi’nin yedi öyküden oluşan eseri. Bugün artık çocuk ve gençlere yönelik çok sayıda kitap yazılıyor ama pek azı çocuk dilinden konuşup onların dünyasına yaklaşabiliyor, işte Avi bunlardan biri. Yazarın kendi hikâyesi de ilginç. Öğrencilik yıllarında özgün öğrenme güçlüğü yaşamış, başarısızlığını dikkatsizlik ve özensizliğe bağlayan büyüklerden çok çekmiş. Yazdıklarında çocuk ve gençlerin dünyasına bu kadar içeriden bakabiliyor oluşunu ve didaktizm peşine düşmeyişini belki geçmişteki bu ‘kusur’una borçludur, bilinmez.

Avi, yetişkin diline ve öğretisine, genel geçer kurallarına kafa tutan, büyükleri ters köşeye yatıran, aykırı ergenler için zaman zaman sertleşen bir dille ve sıradışı kurgularla yazmış bu kitaptaki öyküleri. Öykülerde yer alan yedi çocuk kahraman da 11-14 yaşlarındalar. Zaten o yaşlar, çocukluğun şekerli tadının bittiği, ışıltılı renklerin yavaş yavaş söndüğü çağlar. Kitaptaki çocuklar hayatın acımasız yüzüyle erken tanışmışlar; hemen hepsinin yürek burkan, hazin bir hikâyesi var. Hem kendilerine hem de hayatlarındaki yetişkinlere bir zamanlar bizim de sorduğumuz ama cevabını alamadığımız, sormamamız gerektiğine inandırıldığımız, cevapsızlıktan yorulup sormayı bıraktığımız sorular soruyorlar. Mesela ‘yapmak üzere olduklarımız gerçekten yapmak istediklerimiz midir, yoksa birinin bize yapmamızı söylediği şeyi mi yapıyoruz?’ gibi sorular... Tüm çocuklar gibi öykülerdekiler de aslında gerçeği en yalın hâliyle, oldukça net görüyorlar; yaşadıkları durumları anlamlandırma biçimleri ve sorunlarla baş etme yöntemleri kendilerine mahsus, en mühimi de büyüklerinkinden farklı.

Kitabın ilk öyküsünde -aynı zamanda kitaba adını veren öykü bu- mutluluğun ne olduğunu, sokakta karşılaştığı hasta bir dilenci üzerinden sorgulayan bir çocukla karşılaşıyoruz. Annesi Willie’ye dilencinin mutsuz olduğunu ve ona yaklaşmaması gerektiğini söylüyor. Oysa Willie o adama annesinden farklı bir gözle bakıyor ve başka bir dille ona yaklaşıyor, zarar da görmüyor ama annenin çocuğuyla dilenci arasındaki bu iletişimi anlaması mümkün değil. Willie’nin anlattığı, karanlık yüzünden görmeyi unutan “gözsüz balıklar” hikâyesi, öykünün mesajını oldukça çarpıcı hâle getiriyor. Kitabın ikinci öyküsünde ise kötülüğü meziyet sayan ama bir tesadüf sonucu başka bir insanı gözlerken, onun hikâyesini dinleyip içselleştirirken, bir bakıma kendini başka birinin aynasında izlerken büyüyen Matt Kaızer adlı bir çocuk var. Ne olduğunu daha doğrusu ne olmadığını bir başka kötüyle kendini kıyasladığında anlıyor Matt, aslında meselenin iyilik ya da kötülük olmadığını anladığı gibi. “Konuş Benimle”nin kahramanı, her gün aynı saatte, esrarengiz telefonlar alan ve zamanla telefondaki bilinmeyen kişiye iç dökmeye başlayan Maria isimli bir genç kız. Maria’nın abisi Brian, tıpkı yazar gibi ‘öğrenmeyi beceremeyen, kendine özgü’ biri. Ailesiyle yaşadığı sorunlar yüzünden evi terk etmiş ve kız kardeşi onu çok özlüyor. Bir diğer öyküde sınıfın zeki ve çalışkan öğrencilerinden Gregory’nin öğretmen Bayan Wessex’le yaşadığı bir sorun nedeniyle arkadaşları tarafından intikam almaya kışkırtılışı anlatılıyor. Haksızlık eden öğretmenine ders vermek isteyen Gregory’nin çocukça girişimi, olayın iç yüzünü öğrenmekle iyiliğe dönüşüyor ve öğretmeni de değiştiriyor. “Evcil Hayvanlar” öyküsünün kahramanı Ivy’nin evde kraliçeliğini ilan etmişken birden bire ölen bir kedisi var. Melek öyle bir kedi ki ölümden sonra bile hükmünü sürdürmeye devam ediyor. Önce arkadaşı Gölge’yi peşinden ölüme sürüklüyor, sonra kendisine hizmet etmesi için Ivy’yi de götürmeye geliyor. “İçinde Ne var?” öyküsünde okul ödevi olarak birbirinin tıpatıp aynı iki kutu yapan bir çocuğun başına gelenler anlatılıyor. Kutular benzerlikleri sebebiyle bir ölüm kalım meselesinin aracı hâline geliyorlar, ama onları yapan çocuğun zekâsı sayesinde sorun çözülüyor. “Şans Kurabiyesi” annesi ve babası boşanmış olan, babasının sorumsuzluğu yüzünden sıkıntılar yaşayan ve babasına bir ders vermek isteyen Parker’ın öyküsü. Anne ve babasıyla çıktıkları akşam yemeğinden sonra annesine “Senin için içimde sevgiden daha iyi bir şey var. (…) sana güveniyorum.(…) Bu da benim seni incitebileceğim anlamına gelir. (…) ben seni incitsem de sen beni incitmezsin.” diyor. Bir çocuğun gözünden sanırım anneliğin en güzel tanımı bu ifadeler.

Avi’nin okurunu derinlere çağıran sesini, önce büyüklerin duymaya ihtiyacı var. O bizi yanına bile yaklaşmaya korktuğumuz şeylerle, onların en sade hâlleriyle yüzleşmeye davet ediyor. Öykülerindeki, uyum yerine uyumsuzluk gösteren, itiraz eden, yeri geldiğinde acımasız olabilen çocuklarla yapıyor bunu. Onlarla tanışmalısınız. Mesela içinde hep koca bir hiç olmak korkusu taşıyan Danny’yi herkes tanımalı. Mutluluk, sevgi, bağlılık, sorumluluk, ayrılık, değersizlik duygusu gibi kavram ve durumlara çocuk gözünden bakmaya, hüsranı onların gözlerinden okumaya var mısınız? Bu biraz cesaret istiyor da. Çocukların bilmesini, düşünmesini pek istemediğimiz şeyler yazıyor bu kitapta. Ergenler bu kitabı, anlatamadıklarını dile getiren, onların sesi olan bir yazarın varlığına içten içe sevinerek okuyacaklar. Hatta bu kitabı çocuklara okutmasak mı? Evet evet, karanlık mağaralarda kör ama hâlinden memnun yaşamına devam eden balıkların bununla ne ilgisi var? 

Tuba Dere- Ayraç Dergisi s.96'da yayınlanmıştır.

Balıkların Bununla Ne İlgisi Var? -Avi- Çeviri: Şiirsel Taş- Hayy Kitap


17 Ekim 2017 Salı

Çocukları Büyüten Bir Çalışma Kampı

Bir iki gün sıradan yaşamınızdan çıkıp güzel bir çalışma kampına konuk olmaya ne dersiniz? Gençlik yıllarını benim gibi böyle kampların hayaliyle süslemiş biriyseniz işte size bulunmaz fırsat. Ama siz onu şu sıcak yaz günlerinde bir bardak limonata niyetine, içinizi ferahlatmak için de okuyabilirsiniz. Elinize alınca bırakamayacağınızı peşinen söyleyeyim. Zira bu kitabı sadece okumuyor, film gibi izliyor hatta yaşıyor insan.

Daha evvel atölye çalışmalarıyla ve çocuk kitaplarıyla tanıdığımız Füsun Çetinel, bu defa bir gençlik romanıyla okurlarının karşısına çıkıyor. “Duvarda 3 Hafta” kısa bir süre önce Günışığı Kitaplığı’ndan yayınlandı. İyi bir anlatıcı olan Çetinel, yazdıklarını merakla okutuyor. Akıcı üslubunun yanı sıra iyi oluşturulmuş karakterleriyle, hitap ettiği yaş grubunun dilini ve yaşama bakışını kavrayış gücüyle de başarılı bir kitap, Duvarda 3 Hafta.

Romanda bir çalışma kampında geçen olayları kahramanın ağzından dinliyoruz. Melisa, tatilde, arkadaşları Ceren ve Mısra’yla Amerika’daki yaz okuluna annesinin aniden işten çıkartılması yüzünden gidemiyor. Bunun yerine ailesinin yönlendirmesiyle –Melisa’ya göre annesinin zoruyla- Almanya’da bir çalışma kampına gitmek zorunda kalıyor. Henüz yolun başında peş peşe olumsuzlarla karşılaşan Melisa, aksiliklerle dolu yolculuğunu tamamlayıp kampa ulaştığında telefonun çekmediği, internetin olmadığı bu yerde hiçbir şeyin istediği ve beklediği gibi olmadığını görüyor. Çalışma grubunun lideri Fernando (İspanyol), farklı ülkelerden gelen Diana (Meksikalı), Engrique, Claudia (İspanyol), Vera (Belaruslu), Saşa, Oleh (Ukraynalı), Rina (Koreli), Raphaelle, Jonathan (Fransız) ve Melisa’ya yapacakları işi anlatıyor. Melisa hiç tanımadığı gençlerle üç hafta bu kampta, hiç de konforlu olmayan koşullarda kalacak, üstüne üslük tarihî bir duvarı yıkıp yerine yenisini örmek gibi oldukça ağır bir işte çalışacak. Ayrıca çalışma arkadaşları arasında, hiç hoşlanmadığı, Vera gibi felaket bir kız da bulunuyor. Melisa ilk hafta, başının sıkıştığı durumlarda sürekli Los Angeles’taki arkadaşlarını düşünüp, onu buraya getiren şartları hatırlayarak kamptan ayrılma hayalleri kursa da haftanın sonunda yavaş yavaş grup arkadaşlarını tanıyor ve ortama alışıyor.

Grupta herkesin kampta olmak için farklı sebepleri var. Kimi burs kimi iş istiyor. Mesela Fernando grup liderliğinde başarılı olursa Almanya’da sürekli bir iş bulabilecek. Zaten iyi bir lider olan bu çocuk, çok da sabırlı. Grupta dengeleri iyi koruyor ve çıkabilecek sorunları önceden hesap etmekle kalmayıp gençlerin psikolojisini ustaca kontrol ediyor, kampı onlar için eğlenceli hâle getiriyor. Kendine mahsus özellikleri olan ilginç biri Jonathan. Raphaelle tam bir bilge, Vera ise tam bir baş belası. Oleh ve Şasa’nın maddi koşulları iyi olmayan ailelerden geldikleri belli. Diana çok güzel dans ediyor. Zamanla Melisa ön yargılarından kurtuluyor, arkadaşlarını ve kampı sevmeye başlıyor. Onu buraya bağlayan bir aşk da ortaya çıkınca kamp güzelleşiyor.

Çocuklar kampta, hayatlarında hiç görmedikleri bir işle uğraşıyorlar. Taşları sökerken, taşırken, kırarken ve yerleştirirken zorlansalar da bu işi gerçekleştirebilmek için verdikleri mücadele onları yaptıkları işe bağlıyor. Çalışırken zorlandıkları yerde ekskavatörlü Lukas ve Bay Traub yetişiyor. Gruba yardıma gelen yetişkinler de oldukça çalışkan ve disiplinliler. Taş evlerin restorasyonunda, kilise mozaiklerinin yenilenmesinde çalışan bir taş ustası Bay Traub. Hem neşeli, şakacı bir adam hem de çocuklar için muhteşem bir öğretmen. Onlara taş yontmanın inceliklerini öğretiyor.

İkinci hafta ‘bu kadar günü geçirebildiğime göre devamını da getirebilirim’ diye düşünüyor Melisa. Farklı ülkelerden ve kültürlerden gelen grup arkadaşlarını gözlemlerken bir yandan da yaşamını ve ailesini sorguluyor, kendini eleştiriyor. Her şeyin alıştığından ve şimdiye kadar ona öğretildiğinden farklı olduğunu görüyor. Yalnız kalma korkusuyla bugüne kadar Ceren ve Mısra’nın isteklerine sürekli boyun eğmiş aslında. Oysa bu kampta artık o, anne ve babasının prenses kızı değil. Burada toz toprağın içerisinde çalışıp geceleri bir matın üzerinde, uyku tulumunun içerisinde uyuyor, soğuk suyla duş alıyor, ne bulduysa onu yiyor. Ama Melisa da diğerleri gibi çok mutlu. Üstelik burada olanları arkadaşlarına ve ailesine anlatsa da anlamayacaklarını, hiçbirindeki güzelliği fark edemeyeceklerini biliyor. Yaşadıkları asla ‘parayla ölçülebilecek şeyler’ de değil.

Aslında herkes için yeni deneyimlerle dolu bu kamp. Duygu ve düşüncelerini aralarında özgürce ifade edebiliyorlar. Hepsi kendi doğallığında davrandığı hâlde kimse birbirini yargılanmıyor. Demek ki kurallar ve olmazsa olmazlar tarafından kuşatılmadan sahici biri olabiliyor insan. Melisa da sonunda dert ettiği şeyleri önemsememeyi öğrenip rahatlıyor. Burada farklılıklara rağmen aynı ortamı barış içinde paylaşma, dayanışma ve ortak iş yapma bilinci kazanıyor. Grup ruhunun yanı sıra bir grupta birey olmanın güzelliğini hissediyor. En önemlisi de özgürlük... Kampta bir şeyi yapmak ya da yapmamak için anne babasından izin alması gerekmiyor, her şeye kendisi karar veriyor. Üstelik ilk defa, yıllardan beri tanıdığını hissettiği, kusurlarıyla benimsediği onu da öyle sevip benimseyen gerçek bir erkek arkadaşı oluyor. İlk geldikleri günler kaçış yolları arayan Melisa, son günler kamptan ve Şasa’dan ayrılacağı için çok üzülüyor.

Romanda yazar, gençler arasında yaşanan duygusallığın ve aşkın sınırlarını da iyi çizmiş bence. Melisa’nın utangaçlığını, kendi kendine “neden ben onlar kadar rahat olamıyorum” diye sorgulamalarını dile getirirken bu davranışların altında yatan kültürel kodları işaret etmiş ve üzerinde düşünülmesini sağlamış.

Kararlarını alabilen, başının çaresine bakabilen özgür bireyler yetiştirdiğimizi sanırken bile çocuklarımızı hep kanatlarımızın altında tutmak istiyoruz. Bu kitapta, daha önce kalıpların ve kuralların içerisine sıkışıp kaldığını, bu yüzden kendi olamadığını çalışma kampı sayesinde keşfederek büyüyen bir Melisa var. Bunu fark eden yalnızca o mu? Sahi, biz yetişkinler ne kadar özgürüz? Tahmin ediyorum, kitabı okuyan herkes az çok kendini bu konuda sorgulayıp payına düşeni alacak. Öyleyse önceden öğrendiklerimizi yıkıp tıpkı kampta olduğu gibi aynı taşlarla yeni duvarlar inşa etme zamanı… Bu, çok da zor olmasa gerek.

Tuba Dere, Ayraç Dergisi s.94'te yayınlanmıştır.

Füsun Çetinel, Duvarda 3 Hafta, Günışığı Kitaplığı

25 Temmuz 2017 Salı

Çatıdan Dünya’ya Açılan Kapı

Bir yazar düşünün hep okumak istediğiniz kitaplar yazıyor. Mümkün mü? Benim gibi Behiç Ak hayranıysanız, mümkün. Onun kitaplarının hangisini elinize alırsanız alın, daha kapağını açar açmaz, nefis bir dille ve çocukluğa ait, çekim gücü yüksek tatlarla karşılaşırsınız. Hiçbirinin yaş aralığı yoktur. Karikatürist ve yönetmen kimlikleriyle de tanıyoruz Behiç Ak’ı. Kitaplarını kendi resimliyor. Çocuk dünyasının sırlarına vakıf, yazarak çizerek oyun oynayan, üretken -aynı zamanda bol ödüllü- gerçek bir sanatkâr o. Bize bildiğimiz, gözlemlediğimiz, bir parçası olduğumuz hayatı anlatıyor hep ama kendine özgü üslubuyla, ince ayar esprileriyle ve kendince dokunuşlarla, harika kurgular yaratıveriyor. Bu nedenle dizinin dibine oturup “Bu iş nasıl oluyor, hele bir anlatın.” demek istediğim yazarlardan Behiç Ak.

Sevgili yazarımız, Günışığı Kitaplığı’ndan çıkan son çocuk romanı Çatıdaki Gezegen’de okurlarını yüksek katlı apartmanların ve gökdelenlerin çatı katından yeryüzüne bakmaya çağırıyor. Sokaklarda oyun oynamayı, özgürce gezip dolaşmayı bilmeyen çocukların mahkum edildikleri yaşamdan bir nevi kaçış planı bu kitap. Her şeyin farkında olan, yetişkinlerin dünyasına, alışkanlıklarına direnen, yaşama başka renkler katan çocuklar var yine içinde. Kitabın kahramanı Serdar, modern dünyanın apartmanlarda yaşayan “paket çocuklar”ından. Hiçbir suç işlemediği hâlde sokağa çıkma yasağı ile cezalandırılmış, toprağa neredeyse hiç ayak basmıyor, gün yüzü görmüyor. Hayatında bilgisayar oyunları, sosyal medya, hayali ve sanal arkadaşlıklar var; gerçek ilişkiler yok. Her yere arabayla götürülüyor ama bu, Serdar’ın istediği bir şey değil. Anne ve babası onu böyle koruduğuna inanıyor.

Can sıkıntısından patladığı ve pazar temizliği işkencesinden kaçtığı bir gün komşularının kızı -çatıdaki adı Cerenimo olan- Ceren’le yaşadıkları evin çatı katına çıkıyor Serdar. Çatı katı ona hiç tanımadığı ama içine girince çok seveceği büyülü bir dünyanın kapılarını aralıyor. Hele terasa çıkınca şehrin ve Boğaz’ın ayaklarının altında halı gibi serildiğini görüyor. Herhangi bir yere yetişmek telaşı yaşanmayan, zamanın başka türlü geçtiği, hikâyesi olan bir yer çatı. Aşağıda olmayan, internet öncesi döneme ait şeyler, apartman sakinlerinin sokağa atmaya kıyamadığı ama kurtulmak istedikleri eşyalar, ‘özgür uçan tavuk’lar -Mançalı Asilzade Donkişot bile- hep orada. Kaptan Ahab’a öykünerek seyir defteri tutan eski bir apartman sakininin hatıra defterini bulmak, o vakte kadar ancak kısaltılmış biçimini okuduğu kitapların orijinallerine rastlamak ve şiirler okumak Serdar’ın hayatını değiştiriyor. Çatıdaki kitaplar sayesinde roman kahramanlarıyla yeniden tanışıyor. Don Kişot’a hayran kalıp bir süre onu taklit edince başı biraz derde giriyor. Çatının Serdar’ın hayatına getirdiği yenilikler bitecek gibi değil. Eski şapkalar giyip okula gitmek, kaybolanlar listesi tutmak ve sayı perhizi yapmak bunlardan birkaçı.

Bu gizemli dünyanın içinde Ceronimo ve Serdar yalnız da değil üstelik, onlar gibi çatıdaki gezegeni keşfedip müdavimi olmuş, yüzlerini görüp tanımadıkları ama işaretler alarak farklı yöntemlerle haberleştikleri, toplantılar yapıp kararlar aldıkları onlarca kişi bulunuyor, etraftaki evlerin çatı katlarında. Hatta bunların gizli bir kulübü bile var. Çatı, özellikle evinde kendini fazlalık gibi hisseden insanları davet ediyor. Çatı katı sakinlerinin en ilginçlerinden biri Öksüz Adam. Serdar onun sayesinde cesaretini toplayıp tehlikeyi göze alarak sokağa inmeye başlıyor. Yıllardır anne babasının kendisi adına taşıdıkları kaygıların ne kadar yersiz olduğunu görüyor böylece. Serdar sokağı keşfetse de çatı katının kendileri için anlam ve önemini kaybetmesini de istemiyor hatta Ceren, aşağıdaki herkesi çatı katına çıkarmak istiyor, tesadüfi bir olay da çocuklara yardım ediyor.

Sokağa çıkamayan çocukların çatıya çıkarak dünyaya açılma eylemidir Çatıdaki Gezegen. Eve, ailesine, internete bağımlı çocukların özgürleşme hareketi. Kitap aynı zamanda günümüz insanının yaşama bakışını da ironik biçimde ele alıyor. Bugünkü anlayışa ters, olmayacak şeylerden söz ediyor sanki. Düşsel unsurlar ve motifler taşıyor. Öte yandan bizi “böyle bir dünya mümkün”e inandıracak kadar sahici Çatıdaki Gezegen, diğer Behiç Ak kitapları gibi. Olmayacak işleri mümkün kılacak kadar umutlu. Çocukların kararlılık ve olgunluğunun bizi kurtaracağına dair inancımızı tazeliyor.

Tuba Dere, Ayraç Dergisi s.92'de yayınlanmıştır.

Çatıdaki Gezegen, Behiç Ak, Günışığı Kitaplığı



17 Mayıs 2017 Çarşamba

Nerede Kaldınız, Peyami Bey?

Tanpınar’dan bile önceydi benim Peyami Bey’le tanışıklığım. O benim için ilk esaslı yazardı. Sözde Kızlar’la başlayıp (onun yazdıklarına yetişmek zor olsa da) külliyatını okumaya varacak kadar sıkı bir dostluğumuz oldu kendisiyle. Ne hikmetse ben de okurken onunla hep ruhsal diyaloglara girer, bu sırada kendisine “Peyami Bey” diye hitap ederdim. Ayrıca Yalnızız romanının kahramanı Samim, eski ahbaplarımdandır; Simeranya benim de hayal ülkem sayılır. Hamdi Koç’un adıyla bile “Yalnızız”ı çağrıştıran son romanı “Yalnız Kaldınız, Peyami Bey”e nasıl çekildiğim bu açıklamalardan anlaşılmıştır, sanırım. Bakalım, Hamdi Koç’un Peyami Bey’i benim hayalimdekiyle örtüşecek mi diye merakla başladım okumaya.  

Hamdi Koç bu romanında ‘mirası reddedilmiş, adı bile antika olmuş’ bir yazarı, Peyami Safa’yı kahramanlarından biri kılar ama kitabı biyografik bir roman beklentisiyle eline alacak okurların hayal kırıklığına uğrayacağını baştan belirtelim. Her ne kadar kurgu Peyami Safa’nın kişisel özellikleriyle, kitaplarından izlerle ve motiflerle zenginleştirilmiş olsa da bu bizim bildiğimiz Peyami Safa değildir, buradaki Simeranya da Yalnızız’ın Simeranyası değil. Hamdi Koç, Peyami Bey karakteriyle kitabının kurgusuna uygun bir başka yazar tasavvur etmiş, bu konuda kendisine yöneltilebilecek eleştiriler için de elbette bir cevap hazırlamış “…benim Peyami Safa tasavvurum bu. Siz de sizinkini yazın...”(s.41).

Kitap, önce kendisinin öldüğünü zanneden ancak henüz hayattan kopmamış, komadaki bir hastanın, aynı zamanda romanın anlatıcısı ve yazar olan kahramanın Peyami Bey adlı kahramanla ilişkisini yani iki farklı kuşaktan yazarın özü yazıya dayanan çekişmeli, sürtüşmeli dostluğunu konu ediniyor. Önceleri birbirinden kuşku duyan bu iki kahramanın aralarındaki zıtlıklara rağmen bir süre sonra gelişen arkadaşlığının hikâyesi. Kitapta adı belirtilmeyen anlatıcı kahramanın verdiği ölüm kalım mücadelesi ve acılı yaşam hikâyesi, Doktor Ramiz, hastaneye benzeyen bir oda, yatak ve battaniye gibi unsurlar bize Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu çağrıştırsa da oluşturulan evrenin Simeranya olarak adlandırılması ve ayrıntılar, kahve leit motifi bile, Yalnızız’a gönderme. Koç, rüya ikliminde kurulmuş, zaman zaman Hollywood filmlerini hatırlatacak bir roman atmosferi sunuyor okuruna, belki ölümlülerin değil, öldüğü için artık ölmekle kayıtlanmayacak ölümsüzlerin diyarından sesleniyor.(Ama buradakiler bile ölmekten korkuyor.) Bilmediği bir nedenle yediği şiddetli dayaktan ötürü ölümle burun buruna gelerek Peyami Bey’in bulunduğu boyuta, tabiri caizse yerçekimsiz ortama düşen anlatıcı, kitap boyunca karşılaştığı kişileri ve orada oluşturulmuş kurgusal dünyayı tanıyıp anlamaya çalışıyor.

Simeranya olduğunu öğrendiğimiz bu öteki boyutta Peyami Bey, bir roman yazmakta, ayrıca anlatıcı kahramandan da gerçek hayata dönüp kendisiyle ilgili bir roman yazmasını istemektedir. Zaten yaşama karşı isteksiz ve mutsuz olan anlatıcı ise ölüp gerçek hayattan kurtulma arzusundadır ancak orada yaşadıkları ve tanık olduğu tuhaf olaylar da kafasını karıştırır. Peyami Bey ve Doktor Ramiz’le kendisini öldürmeye çalışanların peşine düşer. Söz konusu bölümde kurgu polisiye bir hâl alır. Bu sırada yaşarsa gerçek hayatta, gelecekte başına neler geleceğini görür, iyice kararsız kalır. Öte yandan akıl sır erdirilmez olaylar olmaktadır Simeranya’da. Mesela Peyami Bey’in iradesine bağlı olarak kar yağar, fırtına çıkar. Kitapları bile korkutacak kadar öfkelenebilir Peyami Bey, volta atarken duvarlardan geçebilir. Yanan insanlar, yer altına inen merdivenler, yılanlar tarafından öldürülmeye çalışılan ecinni kadınlar vardır. Sık sık fantastik unsurlar devreye girer. Kahramanlar genellikle psişik yönleri olan kişilerdir. Simeranya’daki gerçekliği Peyami Bey yönetse de Doktor Ramiz’le aralarında uzun tartışmalara neden olan, sürekli bir iktidar çatışması vardır. Doktor Ramiz bir otorite alternatifi oluşturmaya ve diktatör olmaya hazırlanmaktadır. Peyami Bey’in ayak işlerine bakan, anlatıcıya polisleri atlatmak konusunda yardımcı olan “Yavrum” diye anılan bir çocukla, Cavit Bey’i arayan bir kadın kahraman, anlatıcının bir kez görüp âşık olduğu, daha sonra göremediği ancak varlığını sezebildiği Seniha adlı kadın da bir görünüp bir kaybolarak kurgunun gizemini arttırırlar. Sanki Peyami Bey’in içinden ara sıra nizam ve disiplin düşkünü bir doktorla -Doktor Ramiz- bir şeytan çıkmakta, Simeranya’nın hâkimiyetini bir biri, bir öteki ele geçirmekte, hatta Peyami Bey’i bitirmeye ve kurguyu da yönetmeye kalkışmaktadırlar. Belki kahramanları Peyami Bey’den güçlüdür. Peki bu kahramanlar kimin kahramanıdır aslında, Hamdi Koç’un mu, Peyami Bey’in mi?

Romanda olaylar, rüyalardaki gibi parça parça ve kopuk kopuktur hatta aralarında bütünlük sağlanması zordur, kitapta bu duruma da bir açıklama getirilmiş tabii. Bir yerde yazar Peyami Bey’e “Hiçbirimiz hayatı rüyaları anlayabildiğimizden daha fazla anlamadık. Bir rüyayı diğerine bağlayamadık.” (s.209) dedirtir. Nasıl rüyada olmayacak işler başımıza geldiğinde sorgulamadan kabullenip yaşıyorsak hayatta ve kitap da anlamaya çalışma çabası nafiledir. Bazen hikâyenin hızına ve cazibesine kapılmak yeter.

İnsanı, söz ve davranışlarını, rollerini, toplumu iyi analiz eden Hamdi Koç, bu romanında da sık sık psikolojik tahlillere yer veriyor ve altı çizilecek cümleler kuruyor. Satır aralarında günümüz siyasi yaşamına ve gündeme göndermeler yapmaktan da çekinmiyor.

Yazı rüyaya benzer mi? Kurgu tamamen bilinçle yapılan bir iş mi? Kurmacada kuran/yazan ne kurduğunu biliyor mu, yoksa kahramanlar burada olduğu gibi başına buyruk davranarak, alıp başını gidiyor mu? Yazarlar kahramanlarıyla empati kurmaya ve onları anlatmaya çalışırken Peyami Bey gibi sancılar mı çekiyor? Yazar yazıdan başka nelerle mücadele ediyor? Kitabı okurken bu ve benzeri soruları sormadan edemiyor insan. Çünkü Yalnız Kaldınız, Peyami Bey, aynı zamanda bir yazma serüveni hikâyesi. Koç, kitabında yazarlığın sırlarına değinip kurgunun gelişim evrelerini de gösteriyor. Mesela ilk bölümlerde üç kahramanın diyaloğuyla kurulan hikâye çatısı sonrasında yeni kişiler ve olaylarla zenginleşip hız kazanıyor.

Peyami Safa, Hamdi Koç’un romanını okusa ne düşünürdü bilemem. Yıllar sonra bir romancının, yaşam hikâyesinin ve yazdıklarının değil, kendisinden ilhamla, adını adından alan kurgusal bir kahramanın peşine düşeceğini söyleseler durumdan pek hoşnut olmazdı herhâlde ama bu kitapla modern edebiyatın gündemine geldiği için de sevinirdi belki. Zaten hikâye, yazarın ve kahramanın birbirine tahammülünden başka nedir ki?


Neticede her şeyin sonunda bize kalacak olan hislerdir, bu kitaptaki gibi. Rüyaların ruhumuzda bıraktığı iz gibi. Belli ki Hamdi Koç herkes bu kitaptan ayrı bir tat alsın istemiş. Tam olarak izahı zor, kitaptan, tatlı tuzlu karışık, buruk bir tat kaldı dilimde. Bakalım siz okuyunca neler hissedeceksiniz?

Tuba Dere, Ayraç Dergisi s.90'da yayınlanmıştır.

Yalnız Kaldınız Peyami Bey, Hamdi Koç, Can Yayınları